Nazım Hikmet Ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazım Hikmet Ran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2014 Perşembe

Fevkalade Memnunum Dünyaya Geldiğime


"...Çin'den İspanya'ya, Ümit Burnu'ndan Alaska'ya kadar 

her mili bahride, her kilometrede dostum ve düşmanım var. 
Dostlar ki bir kerre bile selâmlaşmadık 
aynı ekmek, aynı hürriyet, aynı hasret için ölebiliriz. 
Ve düşmanlar ki kanıma susamışlar 
                                              kanlarına susamışım. 
Benim kuvvetim : 
bu büyük dünyada yalnız olmamaklığımdır. 
Dünya ve insanları yüreğimde sır 
                                ilmimde muamma değildirler. 
Ben kurtarıp kellemi nida ve sual işaretlerinden, 
büyük kavgada 
                          açık ve endişesiz 
                                                    girdim safıma..."

Nazım Hikmet Ran 

14 Mart 2010 Pazar

Japon Balıkçısı

Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.


Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.

Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.

Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...

Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut.

Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?

(1956)

Nazım Hikmet Ran

2 Mart 2010 Salı

05/03/1938

Nazım’cığım,

Üzülme.sen orada sıkıldıkça biz burada daha çok azap çekiyoruz.

Bilirsin,benin güzel bir huyum vardır,her felaket karşısında taş kesilirim.Sen de öyle yap,üzülmekle, sıkılmakla eline bir şey geçmez.Bizi düşünme, ben her işi düzeltirim.Çocuklarının başında ben varım. Yoksa bana itimadın yok mu?

Sıkılma. Sana kitap gönderdim,onları oku, vakit geçirmeye çalış. Çok sinirlendiğin zaman beni hatırla, sen orada sıkıldığın zamanlar,ben burada duyuyorum, hastalanıyorum.

Bir defter al, hatıralarını her gün duyduklarını yaz. Eminim ki mektupların kadar güzel olacaktır.

Beni şimdiye kadar hiç üzmedin, böyle kötü şeyler düşünme.

Güler yüzlü olur muyum, bilemem ama,senin yanında her zaman dünyanın en bahtiyar kadını idim, öyle de kalacağım.Kocasından,on sene sonra, atıldığı hapiste hala aşk mektupları alan kadının bahtiyar olmaması için ancak deli olması lazım. Sen en güzel senelerini bana verdin, en güzel aşk şiirlerini bana yazdın, bütün eserlerinde benden bir parça var.

Yüzündeki birkaç çizgi de benim yüzümden olmadı mı, Nazım?

Seninle ben aynı insanız gibi geliyor bana, sen ağladığın zaman ağlamak,güldüğün zaman da gülmek istiyorum.

Suçsuz olduğun artık bence malum.Mektubun ferahlattı beni.

Şimdi sevinçle, üzülmeden,kendimizi oyalayarak çıkacağın günü bekleyelim. Sabırlı olalım, elbette bir gün bu cezayı kafi görecekler.

Çocuklar ve evdekiler mektup yazdılar,gönderiyorum. Haber’den on beş lira aldım.Vedat’ın borcunu ödedim.Param var.Merak etme.

Gözlerinden, ellerinden Öperim.

Piraye

On lira ile ayakkabıları gönderiyorum.


*Nazım Hikmet, Öteki Defterler

2 Aralık 2009 Çarşamba

Piraye İçin Yazılmış Saat 21 Şiirleri- 6

Çiçekli badem ağaçlarını unut.
Değmez,
bu bahiste
geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
Islak saçlarını güneşte kurut :
olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
nemli, ağır kızıltılar...
Sevgilim, sevgilim,
mevsim
sonbahar...

Nazım Hikmet Ran

28 Nisan 2009 Salı

Bulutlar Adam Öldürmesin

Analardır adam eden adamı
aydınlıklardır önümüzde gider.
Sizi de bir ana doğurmadı mı?
Analara kıymayın efendiler.
     Bulutlar adam öldürmesin.

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,
uçurtması geçiyor ağaçlardan,
siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.
Çocuklara kıymayın efendiler.
     Bulutlar adam öldürmesin.

Gelinler aynada saçını tarar,
aynanın içinde birini arar.
Elbet böyle sizi de aradılar.
Gelinlere kıymayın efendiler.
     Bulutlar adam öldürmesin.

İhtiyarlıkta aklına insanın,
tatlı anıları gelmeli yalnız.
Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,
efendiler, siz de ihtiyarsınız.
     Bulutlar adam öldürmesin.


Nazım Hikmet Ran

19 Kasım 2008 Çarşamba

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.

Haziran 1959


Nazım Hikmet Ran

8 Ekim 2008 Çarşamba


Anası bir oğlancık doğurdu bana;
kaşsız, sarı bir oğlan,
masmavi kundağında yatan
bir nur topu, üç kilo ağırlığında.

Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman,
çocuklar doğdu Korede,
sarı ay çiçeğine benziyorlardı.
Makartır kesti onları,
gittiler ana sütüne bile doymadan
Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman,
çocuklar doğdu Yunan zindanlarında,
babaları kurşuna dizilmiş.
Bu dünyada ilk görülecek şey diye
demir parmaklığı gördüler.

Benim oğlan
dünyaya geldiği zaman
çocuklar doğdu Anadoluda,
mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebeklerdi.
Bitlendiler doğar doğmaz
kim bilir kaçı sağ kalır mucize kabilinden.
Benim oğlan
benim yaşıma bastığı zaman,
ben bu dünyada olmıyacağım,
ama harikulâde bir beşik olacak dünya,
siyah,
beyaz,
sarı
bütün çocukları
sallıyan
mavi atlas döşekli bir beşik.

Nazım Hikmet Ran

12 Haziran 2008 Perşembe

Bir Ayrılış Hikayesi


Erkek kadına dedi ki:-Seni seviyorum,ama nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,ama nasıl,kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:Toprağın -
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyimsaçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak... Kadın sustu.Sarıldılar...
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
Ayrıldılar...


Nazım Hikmet Ran

16 Mayıs 2008 Cuma

Memleketimden İnsan Manzaraları 2. Bölüm

II
Atlantiğin dibinde upuzun yatıyorum, efendim, Atlantiğin dibinde dirseğime dayanmış. Bakıyorum yukarıya: bir denizaltı gemisi görüyorum, yukarıda, çok yukarıda, başımın üzerinde, yüzüyor elli metre derinde, balık gibi, efendim, zırhının ve suyun içinde balık gibi kapalı ve ketum. Orası camgöbeği aydınlık. Orda, efendim, orda yeşil, yeşil, orda ışıl ışıl, orda yıldız yıldız yanıyor milyonlarla mum. Orda, ey demir çarıklı ruhum, orda tepişmeden çiftleşmeler, çığlıksız doğum, orda dünyamızın ilk kımıldanan eti, orda bir hamam tasının mahrem şehveti, mahrem şehveti efendim, gümüş kuşlu bir hamam tasının ve koynuna ilk girdiğim kadının kızıl saçları. Orda rengarenk otları, köksüz ağaçları kıvıl kıvıl mahlukları deniz dünyasının, orda hayat, tuz, iyot, orda başlangıcımız, Hacıbaba, orda başlangıcımız ve orda hain, çelik ve sinsi bir denizaltı gemisi. 400 metroya kadar sızıyor ışık. Sonra alabildiğine derin alabildiğine derin karanlık. Yanlız ara sıra acayip balıklar geçiyor karanlığın içinde ışık saçarak. Sonra onlar da yok. Artık dibe kadar inen kat kat kalın sular kati ve mutlak ve en dipte ben. Ben, upuzun yatıyorum, Hacıbaba, upuzun yatıyorum dibinde Atlantiğin dirseğime dayanmış, bakıyorum yukarlara. Avrupa Amerika' dan Atlantiğin yüzünde ayrıdır dibinde değil. Gazgemileri gidiyor yukarda, çok yukarda, birbiri peşi sıra. Omurgalarının altını görüyorum, omurgalarının altını. Dönüyor keyifili keyifli pervaneleri. Dümenleri ne tuhaf suyun içinde İnsanın tutup tutup kıvırası geliyor. Köpekbalıkları geçti gemilerin altından, karınlarını gördüm ağızları da orda. Gemiler şaşırdılar birdenbire, herhalde köpekbalıklarından değil. Denizaltı gemisi bir torpil attı, efendim bir torpil. Gemilerin dümenlerine baktım: telaşlı ve korkaktılar. Gemilerin omurgalarında imdat arar gibi bir hal vardı, gemiler bir bıçak darbesinden en yumuşak yerini karnını saklamak isteyen insanlara benziyorlardı. Denizaltılar birden üç oldular, derken, altı, yedi, sekiz. Gazgemileri düşmana ateş açarak insanlarını ve yüklerini suya döküp saçarak batmaya başladılar. Mazot, gaz, benzin, tutuştu yüzü denizin. Bir alev deryasıdır şimdi yukarda akan, yağlı ve yapışkan bir alev deryası efendim. Kıpkızıl, gömgök, kapkara, arzın ilk teşekkülü hengamesinden bir manzara. Ve denizin yüzüne yakın suyun içi allak bullak. Köpürüp, dağılıp parçalanmalar. Yukardan dibe doğru inen gazgemisine bak. Gece uykuda gezenler gibi bir hali var: lunatik. Geçti kargaşalığı, girdi deniz dünyasının cennetine. Fakat durmadan iniyor. Kayboldu ıslak karanlıkta. Artık baskıya dayanamaz, parçalanır. ve direği, efendim, bacası yahut nerdeyse yanıma düşer. Yukarda insanla dolu denizin içi. Bir tortu gibi dibe çöküyorlar tortu gibi çöküyorlar, Hacıbaba. Baş aşağı, baş yukarı, uzanıp kısalıyor, bir şeyler aranıyor kolları bacakları. Ve hiçbir yere, hiçbir şeye tutunamadan onlarda iniyorlar dibe doğru. Birden bire bir denizaltı düştü yanıbaşıma. Parçalanmış bir tabut gibi açıldı köprüüstü kaportası ve Münihli Hans Müller dışarı çıkıverdi. 39 ilkbaharında denizaltıcı olmadan önce Münihli Hans Müller Hitler hücum kıtası altıncı tabur birinci bölük dördüncü mangada sağdan üçüncü neferdi. Münihli Hans Müller üç şey severdi: 1-Altın köpüklü arpa suyu 2-Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna. 3-Kırmızı lahana. Münihli Hans Müller için vazife üçtü: 1-Çakan bir şimşek gibi mafevke selam vermek. 2-Yemin etmek tabancanın üzerine. 3-Günde asgari üç çıfıt çevirip sövmek silsilelerine. Münihli Hans Müller'in kafasında, yüreğinde, dilinde üç korku vardı: 1-Der Führer. 2-Der Führer. 3.Der Führer. Münihli Hans Müller sevgisi, vazifesi ve korkusuyla 39 ilkbaharına kadar bahtiyar yaşıyordu. Ve Vagneryen bir operada do sesi gibi heybetli Şarki Prusya patatesi gibi dolgun ve beyaz etli Anna'nın tereyağı ve yumurta krizinden şikayet etmesine şaşıyordu. Diyordu ki ona: -Bir düşün Anna, yepyeni bir manevra kayışı takacağım, pırıl pırıl çizmeler giyeceğim ben. Sen beyaz ve uzun entari giyeceksin, balmumundan çiçekler takacaksın başına. Tepemizde çatılmış kılıçların altından geçeceğiz. Ve mutlak hepsi erkek 12 çocuğumuz olacak. Bir düşün Anna, tereyağı, yumurta yiyeceğiz diye top, tüfek yapmazsak eğer yarın 12 oğlumuz nasıl muharebe eder?
Münihlinin 12 oğlu muharebe edemediler çünkü doğamadılar, çünkü henüz, efendim, Anna'yla zifaf vaki olmadan önce bizzat harbe girdi Hans Müller. Ve şimdi 41 sonbaharı sonlarında dibinde Atlantiğin benim karşımda durmaktadır. Seyrek sarı saçları ıslak, kırmızı sivri burnunda esef, ve ince dudaklarının kıyılarında keder. Yanı başımda durduğu halde yüzüme çok uzaklardan bakıyor, İnsanın yüzüne nasıl bakarsa ölüler. Ben biliyoum ki, o bir daha görmeyecek Anna'yı, ve artık bir daha arpa suyu içip yiyemeyecek kırmızı lahanayı. Ben bütün bunları biliyorum, efendim, ama o bütün bunları bilmiyor. Gözü bir parça yaşlı, silmiyor. Cebinde parası var, çoğalıp eksilmiyor. Ve işin tuhafı artık ne kimseyi öldürebilir ne de kendisi ölebilir bir daha. Şimdi şişecek birazdan, yükselecek yukarıya, sular sallayacak onu ve balıklar yiyecek sivri burnunu.
Ben Hans Müller'e bakıp, Hacıbaba, bunları düşünürken yanımızda peyda oluverdi Liverpul Limanından Harri Tomson. Gazgemilerinden birinde serdümendi. Kaşları ve kirpikleri yanmıştı. Gözleri sımsıkı kapalıydı. Şişman ve matruştu. Bir karısı vardı Tomson'un: tavan süpürgesi gibi bir kadın, tavan süpürgesi gibi, efendim, zayıf, uzun, titiz, temiz ve tavan süpürgesi gibi münasebetsiz. Bir oğlu vardı Tomson'un: altı yaşında bir oğlan, Hacıbaba, tombul mu tombul, pembe beyaz, sarı papa mı sarı papa. Tuttum Tomson'un elinden. Açmadı gözlerini. "-Vefat ettiniz" dedim. "-Evet " dedi, "İngiliz imparatorluğu ve hürriyeti için: Canım isterse, harp içinde bile Çörçil'e sövmek hürriyeti ve canım istemese de aç kalmak hürriyeti uğruna. Fakat değişecek hürriyette bu son bahis, harpten sonra artık işsiz ve aç kalacak değiliz. Planı hazırlıyor Lordlarımızdan biri. Adalet: ihtilalsiz. Ben İngiliz İmparatorluğu'nu dağıtmaya gelmedim, dedi Çörçil. Ben de ihtilal çıkarmaya gelmedim: buna Kenterburi başpiskoposu bizim tredünyonun reisi ve karım razı değil. Ay bek yur pardın. İşte bu kadar, nokta, son." Sustu Tomson. Ve ağzını açmadı bir daha. İngilizler fazla konuşmayı sevmezler, hele hümoru seven ölü İngilizler.
Tomson' la Müller'i yanyana yatırdım. Şiştiler yan yana, yan yana yükseldiler yukarı doğru. Balıklar Tomson'u afiyetle yediler, fakat dokunmadılar ötekisine, Hans'ın etiyle zehirlenmekten korktular anlaşılan. Hayvan deyip geçme, Hacıbaba, sen de hayvansın ama akıllı bir hayvan...

Memleketimden İnsan Manzaraları 1. Kitap 1. Bölüm

I

Haydarpaşa garında
1941 baharında
    saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
                  yorgunluk
                      ve telaş.
Bir adam
 merdivenlerde duruyor
             bir şeyler düşünerek.
Zayıf.
Korkak.
Burnu sivri ve uzun
yanaklarının üstü çopur.
Merdivenlerdeki adam
    -Galip Usta-
           tuhaf şeyler düşünmekle meşhurdur:
«Kaat helva yesem her gün» diye düşündü
                            5 yaşında.
«Mektebe gitsem» diye düşündü
                  10 yaşında.
«Babamın bıçakçı dükkanından
Akşam ezanından önce çıksam» diye düşündü
                             11 yaşında.
«Sarı iskarpinlerim olsa
kızlar bana baksa»
diye düşündü
                  15 yaşında.
«Babam neden kapattı dükkanını?
Ve fabrika benzemiyor babamın dükkanına»
                         diye düşündü
                         16 yaşında.
«Gündeliğim artar mı?» diye düşündü
                          20 yaşında.
«Babam ellisinde öldü,
ben de böyle tez mi öleceğim?»
                    diye düşündü
                     21 yaşındayken.
‘‘İşsiz kalırsam’’diye düşündü
                  22 yaşında.
«İşsiz kalırsam» diye düşündü
                  23 yaşında.
«işsiz kalırsam» diye düşündü
                  24 yaşında.
Ve zaman zaman işsiz kalarak
«İşsiz kalırsam» diye düşündü
                   50 yaşına kadar.
51 yaşında «İhtiyarladım.» dedi
        «babamdan bir yıl fazla yaşadım.»
Şimdi 52 yaşındadır.
İşsizdir.
Şimdi merdivenlerde durup
            kaptırmış kafasını
                düşüncelerin en tuhafına:
«Kaç yaşında öleceğim?
Ölürken üzerimde yorgan olacak mı? »
                             diye düşünüyor
Burnu sivri ve uzun.
Yanaklarının üstü çopur.


Denizde balık kokusuyla
döşemelerde tahtakurularıyla gelir
               Haydarpaşa garında bahar.
Sepetler ve heybeler
 merdivenlerden inip
          merdivenleri çıkıp
                 merdivenleri tutuyorlar.
Polisin yanında bir çocuk
         -tahminen beş yaşında-
                   iniyor merdivenleri.
Nüfusta kaydı yok
fakat ismi Kemal.

Merdivenleri bir heybe çıkıyordu
                  bir halı bir heybe.

Merdivenlerden inen Kemal
                yapa yalnızdı
                   -kundurasız ve gömleksiz-
                          ortasında kainatın.
Açlığından başka bir şey hatırlamıyor
                           bir de hayal meyal
                     karanlık bir yerde bir kadın.

Merdivenleri çıkan heybenin
kırmızı,mavi,siyahtı nakışları.
Halı heybeler
    ata, katıra, yalıya binerlerdi eskiden,
şimdi şimendifere biniyorlar.

Merdivenleri bir kadın iniyor.
Çarşaflı
    şişman
Adviye Hanım.
An-asıl Kafkasyalı
1311’de kızamık
       1318’de gelin oldu.
Çamaşır yıkadı.
Yemek pişirdi.
Çocuk doğurdu.
Ve biliyor ki öldüğü zaman
                bir şal koyacaklar tabutuna
                            selatin camilerinden
Bir damadı imamdır.


Merdivenlerin üstünde güneş
                bir baş yeşil soğan
                ve bir insan:
                Ahmet Onbaşı.
Balkan Harbine gitti.
Seferberlikte gitti.
Yunan Harbinde gitti.
‘‘Ha dayan hemşerim sonuna vardık’’
                            sözü meşhurdur.

Merdivenlerden bir kız çıkıyordu.
Çorapta çalışır.
-Tophane caddesi,Galata-
Atifet on üç yaşındadır
Galip usta baktı Atifet’e,
«Evlenseydim eğer
      torunum olurdu bu kadar»
                   diye düşündü.
«Çalışırdı, bana bakar»
                   diye düşündü.
Sonra birdenbire aklına Şevkiye geldi.
Emin’in kızı.
Mavi mavi gözleri vardı.
Geçen sene daha adet görmeden
                Şahbaz’ın arsasında bozmuşlardı.

Sepetler ve heybeler
              merdivenlerden inip
                   merdivenleri çıkıp
                        merdivenlerde duruyorlar

Ahmet onbaşı
-yine askerdi-
yetişti halı-heybeye.
Öptü elini.
Halı-heybe
     Ve mavi mintan,palto,siyah şalvar
                      Ve keten lastik iskarpinler,
                      Fötür şapka,sakal
                      Ve lahuri şal
                                  Kuşak
         Onbaşının omzunu okşayarak:
‘-Hayıflanma birkaç kalem borç için’ dedi,
‘hane halkını sıkıştırmayız.
 Yalnız biraz faiz biner.’

Haydarpaşa koynunda
Martılar inip kalkıyor
          Denizde leşlerin üstünde.
İmrenilir şey değil
          Martıların hayatı.

Garın saati
      Üçü beş geçiyor.
Siloların orda
         Buğday yüklüyorlar
                           İtalyan bandıralı bir şilebe.

Ayrıldı onbaşıdan halı-heybe
                   gara girdi.

Merdivenlerde güneş
          yorgunluk
               ve telaş
          ve altın başlı kelebek ölüsü var.
Kocaman insan ayaklarına aldırmadan
Bembeyaz,upuzun taşın üstünde
           taşıyor karıncalar kelebeğin ölüsünü.

Adviye Hanım
Sokuldu polis efendiye.
Bir şeyler konuşuldu.
Okşadı çocuk Kemal’i.
Ve hep beraber
       karakola gittiler.
Ve her ne kadar
        bir daha görülmeyecekse de
                    hayal meyal
        karanlık bir yerlerde hatırlanan kadın
                      çocuk Kemal
                         yapayalnız değil artık ortasında kainatın.
Bir parça bulaşık yıkayıp
         Biraz su taşıyacak
Ve Adviye Hanımın dizi dibinde yaşayacak.


Merdivenleri mahkumlar çıkıyordu.
Şakalaşıp
   gülüşerek.
Üç erkek
bir kadın
ve dört jandarma.
Erkekler kelepçeli
kadın kelepçesiz
jandarmalar süngülü.

Merdivenler üstünde bir kayısı gülü
                     Bir cıgara paketi
                            Bir gazete kadı.

Mahkumlar durakladı.
Jandarma Hasan
     Tokalaştı Ahmet Onbaşıyla.

Jandarma Haydar 
     Aldı yerden boş paketi
                  Soktu cebine.
Ve mahkum kadın
      boynuna atılan Atıfet’i
            öptü iki yanağından.
Eğilip baktı kelepçeli Halil
kayısı gülünün yanındaki gazete kadına:
   ‘Tek sütunluk bir nefer.
    Üniforması belli değil.
    Tıraşı uzun.
    Beyaz sargılar var başında.
    Sargılarda kan.
    Sonra tayyareler
              -kanatlı köpek balıkları gibi-
                   ‘pike bombardıman’
                                diye yazıyor.

Sonra bir liman:
      Küçük, beyaz daireler çizili üzerinde.
İsmini okuyamadı,
Mürekkebi gaz lekesi dağıtmış.’

Üç bayan
çıkar merdivenleri koşarak
           -sivri külahlarıyla
                mantar iskarpinleriyle-
banliyö yolcuları.

Kelepçeli Süleyman
            Bayanları gördü.
Genç bir kadın geçirdi yüreğinden.
Kayısı gülünü nişanlayıp
               Tükürdü.
Kelepçeli Fuat
       Seslendi Galip Ustaya:       
  
«--Usta.
yine tuhaf şeyler düşünüyorsun.»
«--Düşünüyorum evlat.
Geçmiş olsun.»
«--Eyvallah usta..
Düşünmek değiştirmez hayatı.»

Fuat
tersanede tesviyeci,
19 yaşında girdi hapise
  üç arkadaş perdeleri indirip
  bir kitap okudukları için.
Ve yatıyor iki yıldır.
Şimdi içerilere gönderiyorlar.

Galip Usta
bu sefer
 dehşetli bir şeyler düşünerek
  bakıyor kelepçesine Fuat’ın,
bugüne dek
 farkına varmadan biriken şeyler
 yığınla
  üst üste
   hep beraber
 tıkacını atan bir çeşme suyu gibi
   bulanık
    berrak
 akıyordu kafasının  içini doldurarak:
«Ne kadar çok fabrika var İstanbul’da,
   Türkiye’de ne kadar çok,
dünyada ne kadar çok, sayılamayacak kadar.
Dün akşam tornacı Ayyaş Kadir’in
Ölüsünü buldular
üniversite kapısında
  — bayılmış kız, talebelerden biri –
Ne kadar çok kayış, kasnak
  ne kadar çok volan
   ne kadar çok motor
dönüyor, ha babam dönüyor, ha babam dönüyor, dönüyor,
ne kadar çok  adam,  ne kadar çok adam
işsiz  kalırsam, diye düşünüyor,
Mürettip Şahap Usta kör oldu
   dileniyor matbaalarda.
Dokuma tezgâhları, fireye tezgâhları, torna tezgahları,
şahmerdanlar, merdaneler,
pulanyalar,
 pulanyalar
  pulanyalar
---Galip Usta  pulanyacıydı.---
Kim bilir dünyada ne kadar
  ne kadar çok issiz var.
Ama askere almışlardır.
Asker olunca işsiz adam
  artık işsiz  sayılmaz mı?»

«--Yine derinlere daldın  ustam.»

Galip Usta dokumdu  Fuat’ın kelepçesine:
«--Allah sonsumuzu…
 «-- ürktü kendi sesinden
   ….hayreyleye evlat,»
      dedi.

İnce siyah bıyıklarıyla Fuat
   gülümsedi:
«--- Hayırdır mutlak sonumuz..»

Ustanın çipil gözleri ıslak
 titriyor uzun burnu.
Ve etrafa belli etmeden
 koydu Fuat’ın cebine
  elli beş kuruşundan yirmi kuruşunu.

Garın saati on beşi sekiz geçiyor.
I5:45’de kalkar bu tren
Üçüncü mevki bekleme salonunda
  oturup
   dolaşıp
    uyuyorlar yüzükoyun
Kalkacak herhangi tirenle ilgileri yok.

Baskıcı Ömer
sakalı avuçlarında
betonun üzerinde çıplak ayakları
oturuyor iki büklüm sabahtan beri.
Ve yine sabahtan beri Ömer’in Önünde
  aşağı, yukarı, ileri, geri
   volta vuruyor Recep.
İnce uzun kotları kalkıp inip
 görünmez bıçakları atıp tutar gibi elleri
Ali  malının  masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
  sırtı yarılmış gömleğinin
   kumral başı bileklerimde.
Üçüncü  mevki  bekleme salonunda
 oturup
  dolaşıp
   yüzükoyun uyuyorlar
Kalkacak herhangi tirenle yok alakaları

Aysel :
Yaşıı belli değil.
Belki on üç, belki yirmi.
Esmer
Kuru.
Kur...
Necla:
on beş yaşında var yok.
Burnu  kıpkırmızı
  yüzü değirmi.
Ve insanı şaşırtacak katlar büyük
yeşil empermablin altında memeleri
Vedat :
18 yaşımda.
Top ense, altı oklu beyaz kıravat
   ve sivilceler.

Vedat konuşuyor:
 «--Hiçbir yere benzemez. Bursa hamamları.
 Hele Ferahfeza
 Bahçe içinde bir otel.
 Müşteriler temiz.
 Vizite üç papel.
 Biri patrona kalıyor,
 Geçen sene bir Ermeni kızı götürdüm,
 Kurnazdır  Ermeni milleti
  bizim Türklere benzemez.
 Dünyalığı düzeltti.
 Drahoması tamam.
 Mâlum  ya  gâvur  âdeti.
 Şimdi nişanlıdır.»

Aysel sordu:
 «--Sana ne vereceğiz.?»
 «--Ben  beşer kâat alırım  patrondan
   hesabınıza,
    komisyon.

Mevsimidir,
kızlar  bir  tutarsanız;
günde on beş kere
  belki daha çok.
  Bir hesapla ne eder?
Has malları görsün Bıırsa’nın gözü.
Kadıköylüdür diye yazdı gazeteler
İstanbul kızlarının en güzelleri.»

Sabahtan beri
 ilk defa
doğruldu olduğu yerde baskıcı Ömer.
Seslendi Recep’e:,
«--Bir cıgara ver.»
 Hızla önümden geçti Recep
   ve dönerken
   fırlattı cıgarayı.

Babası müftüydü baskıcı Ömer’in.
Evin içinde kuka teşbihler, kılaptan seccadeler.
el yazma müzehhep Mushafları hattat Osman’ın:
fakat bir tek han hamam tapusu
  bir tek konsilit.
bit tek Hicaz demiryolu tahvili yoktu.
Müftü Elendi bembeyaz, şişman bir adam
   Ömer hastalıklı bir çocuktu.
Arabi öğrenemedi.
Farisi, öğrenemedi.
Ahmetliye kitabında cennet kapılarına bakıp
 «--tıpkısıydı bunlar Dolmabahçe kapısının»
   başladı nakışları çizmeye
Müftü vefat etti Meşrutiyetten evvel.
Meşrutiyette kadınlar dağıldılar
  seccadeleri ve tesbihleri götürerek.
O hengâmede
 Ömer yirmi  yaşındaydı demek.
Hattat Osman’ın’ mushaflarını  Parizyana’da yedi.
Gönüllü asker oldu  Balkan Harbinde.
Seferberlikte esir düştü,
döndü ve başladı Kalpakçılar başında baskıcılığa.
Ahmediye’nin Firdevs kapılarındaki nakışlar
  patiskalar üzerinde açılmaya başladılar..

Tahta kalıp ,
 tahta kaşık
  tahta dükkan
ve akşamları şarap dolu kırmızı testi
ve esaretten kalma biraz gulamperesti
  bahtiyar yaşıyordu müftü zade Ömer Efendi.
Ta ki İtalya’dan
 hazır kâat modeller gelene kadar.
Zira kâat modeller
 kepenklerini baskıcı dükkânlarının
  kapadı birer birer,
   bir daha açılmamak üzere.

Recep yine hızla geçip
 dönerken.  
  fırlattı kibriti Ömer’e.
Ali masanın üstünde yatıyor yüzükoyun
   sırtı yarılmış gömleğinin.

Aysel su dökmeye gitti.
Necla dedi ki Vedat’a :
 «-- Kardeşim
 götürmeyelim bu sıska kızı.
 Belsoğukluğu var.
 İzmit’te aldı geçen sene.
 Her tarafı akıyor bunun.
 Hem inanma yalan
  Kadıköylü değildir.»

Denizde balık kokusu
döşemelerde tahta kurularıyla gelir
  Haydarpaşa garında bahar.

Üçüncü mevki bekletme salonunda
 tahta kanepelere değil
 kapıya yakın
 duvarın dibine
 betona çömelmişler,
mavi düğmeler mintanlarında
dizleri parçalanmış sarı şayak poturlarının,
kırmızı sakallı iki Bulgarya muhaciri.
Öfkesiz, kederiyle  konuşuyor, biri :

 «--Yövmilbeter,
 beterden beter.
 Sonra yeter.
 Paranın, tuncu.
 İnsanın piçi.
 Hepsi mi ama
  iyisi de var.»

Dışarda
peronların orda kalktı 15:45 katarı.
Bu tiren
yataklı vagonuna rağmen
  tirenlerin en külüstürüdür,
   altı kuruşluk cıgara gibi bir şey.

Galip Usta selametleyip mahkûmları
girdi üçüncü mevki bekleme salonuna.
Oturdu baskıcı Ömer’in az ötesine.
Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun.
Recep ansızın durdu önünde ölü kaloriferin,
ibreyi soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa çevirdi,
sonra bir tekme attı borulara,
sonra bağırdı avaz avaz:
«--Kesmeli yeryüzünde tekmil çıfıtları.
    Tez gel bre Hitler Amca nerdesin?»

Kaçakçıydı Recep
ve sabahtan beri gelmeyen Moiz
  eroin getirecekti.
Galip Usta ne dost ne düşmandı Hitler’e.
Fakat Recep’e kızdı.
Baktı Bulgaryalı muhacirlere.
Yine aynı öfkesiz kederiyle konuşuyordu
  kırmızı sakallılardan biri :
«--…..gider İbrahim Peygambere der ki herif
       kargalar gördüm,
 gübreden kalkıp,
 dallara konup,
 ezanlar okuyorlar.
 Bir adam gördüm
 oturmuş derenin başına;
 yol vermiyor aksın
 içiyor tekmil suyunu
 Geyikler gördüm;
 kaçıp girmezler,
 koşarlar peşinden avcının
 vur, diye ille bizi...
 İbrahim Peygamber der ki herife :
 O kargalar ki gördün
 imamlar, hocalardır.
 Gübredir mekânları,
 okurlar ezanları...
 Düvellerdir dereyi içen adam;
 halkın kanını içer,
 doymazlar, içer içer,
 bırakmazlar ki aksın
  dere bildiği gibi.
 Gördüğün geyikler günahlarımızdır:
 koşarlar avcılara.
 Avcılar: para.»

Ali masanın üzerinde yatıyor yüzükoyun
 sırtı yarılmış gömleğinin
  kumral başı bileklerinde.

Recep bağırdı :
 «--Burası sabahçı kahvesi mi, otel odası mı be
     Delikanlı uyan»
Ali kımıldamadı.
«--Sana diyoruz.» ‘
Ali kımıldamadı.
Ali cevap vermedi Recep’e.
Tuttu delikanlıyı Recep
  çevirdi arka üstü.
Ali’nin başı düştü.
Ali çoktan ölmüştü.


Nazım Hikmet Ran

11 Mayıs 2008 Pazar

...Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi

Geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi

Ağır posta paketini
neyin nesi belirsiz
telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi

Seviyorum seni
denizi ilk defa uçakla geçer gibi

İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
içimde kımıldayan birşeyler gibi

Seviyorum seni
Yaşıyoruz çok şükür der gibi...

Nazım Hikmet Ran

1 Mayıs 2008 Perşembe

Piraye İçin Yazılmış Saat 21 Şiirleri-5

Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde,
seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...

Nazım Hikmet Ran

15 Nisan 2008 Salı

Piraye İçin Yazılmış Saat 21 Şiirleri-4

O şimdi ne yapıyor
şu anda şimdi, şimdi?
Evde mi, sokakta mı,
çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
Kolunu kaldırmış olabilir,
- hey gülüm,
beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...-

O şimdi ne yapıyor,
şu anda, şimdi, şimdi?
Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
okşuyor.
Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
- her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
sevgili, canımın içi ayaklar!...-
Ve ne düşünüyor
beni mi?
Yoksa
ne bileyim
fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
Yahut, insanların çoğunun
neden böyle bedbaht olduğunu mu?

O şimdi ne düşünüyor,
şu anda, şimdi, şimdi?...

Nazım Hikmet Ran

(23 Eylül 1945)

9 Nisan 2008 Çarşamba

Davet

...Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!...


Nazım Hikmet Ran

Piraye İçin Yazılmış Saat 21 Şiirleri-3

...Şimdi dışarda olmak,
dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
«- Ata binmesini de bilmezsin,» -- diyeceksin ama
şakayı bırak ve kıskanma,
yeni bir huy edindim hapiste :
seni sevdiğim kadar değilse de
hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
Ve ikiniz de uzaktasınız...

Nazım Hikmet Ran

(12 Aralık 1945)

31 Mart 2008 Pazartesi

Hümanizm

“hayatın dinginliğini en çok tehdit eder görünen dört düşünce vardı. bunlardan birincisi şuydu: aşkın efendiliği iyidir, çünkü o, ona inanan kişinin ruhunu bayağı şeylerden uzak tutar. "Diğeri şuydu: aşkın efendiliği iyi değildir, çünkü ona inanan kişi ne denli inan beslerse ona, o denli ağır ve acılı anlar yaşamak zorunda kalır. "Diğeri şuydu: öyle tatlıdır ki aşk’ın adını duymak, işleyişinin de yalnız tatlı şeylerde bulunuyor olması olanaksız bence. Nomina sunt consequentia rerum, diye yazılmıştır çünkü: adlar imledikleri şeylerin sonucudur... Dördüncü düşünce şuydu: aşkın, uğruna beni bunca kanattığı kadın, yüreği kolayca coşan öteki kadınlara benzemez."

Dante Alighieri

*Yeni Hayat'tan
------------------------------
Bu yüzden yitiğiz biz
Başka bir suçtan değil,
Tek cezamız:
Umutsuz bir özlemle birlikte yaşamamız...

Dante

*İlahi Komedya (cehennem)
------------------------------------
Yalnız bir yaşamı sürekli aradım
(Dere, tarla ve orman tanıktır buna)
Işığın yolunu bulmamda yararı dokunmayan, o budala kafalardan kaçarak...

Petrarca
------------------------------------------
Dağılır yele karşı altın saçları
Uçuşurdu bin bir büklüm içinde.
Bir hoş ışık vardı gözlerinde
Pırıl pırıl, sönmüş o zamandan beri.

Bir iyilik sarardı yüzünü bazan
Bilmem, belki bana öyle gelirdi.
Ben o sevdaya can atan deli
Nasıl yanıp tutuşmazdım o zaman.

Yürüdü mü yerden kurtulurdu sanki
Melekler öyle yürüse gerek.
Sözleri bir başka türlüydü
İnsan sözlerinden.

Gökte bir ruhtu o, bir canlı güneşti.
Öyle gördüm ben; öyle değilmiş simdi.
Yay gevşemiş, ne çıkar,
Yara gitmez gönülden

Petrarca
---------------------------------



...Gerçek dostluğun ne olduğunu bilirim; bildiğim için de dostumu kendime çekmekten çok, kendimi ona veririm. Ona iyilik etmeyi onun bana iyilik etmesinden daha çok istemekle kalmam; kendine her edeceği iyiliğin bana da iyilik olmasını isterim. Bana en büyük iyiliği kendine iyilik ettiği zaman etmiş olur. Bir yere gitmek ona hoş geliyor, yahut bir işine yarıyorsa, uzakta olması bana yanımda olmasından daha tatlı gelir. Kaldı ki haberleşmek olanağı varsa insan ayrı düşmüş de sayılmaz. Ben vaktiyle dostumdan ayrılmada yarar bile buldum. Birbirimizden uzaklaşmakla hayatımızı daha fazla doldurmuş, olanaklarımızı genişletmiş oluyorduk. Başka başka yerlerde, o benim için yaşıyor, keyfediyordu, ben de onun için.

Hayatın tadını bir aradaymışız gibi çıkarıyorduk. Hatta bir aradayken birimizden biri işsiz kalıyordu. O kadar kaynaşmıştık ki ayrı ayrı yerlerde olmakla anamızdaki gönül birliği bir kat daha zenginleşiyordu...


...
Onu (Etienne de la Boetie: Montaigne'in en iyi dostu. İyi yürekliliği ve bazı şiirleriyle tanınmıştır.) niçin sevdiğimi bana söyletmek isterlerse bunu ancak şöyle anlatabilirim sanıyorum: Çünkü o, o idi; ben de bendim...


...
Öteki sıradan dostlukları buna benzetmeye kalkışmayın: Onları, hem de en iyilerini ben de herkes kadar bilirim. O dostluklarda insanın, eli dizginde yürümesi gerekir: Aradaki bağ, güvensizliğe hiç yer vermeyecek kadar düğümlenmiş değildir. Chilon (Eski Yunanistan'ın ünlü bilgelerinden biri.) dermiş ki: «Onu (dostunuzu), bir gün kendisinden nefret edecekmiş gibi sevin; ondan, bir gün kendisini sevecekmiş gibi nefret edin.» Benim anlattığım yüksek ve yalın dostluk için hiç yerinde olmayan bu davranış, öteki dostluklara uyabilir. Bunlar için, Aristoteles'in sık sık tekrarladığı şu sözü de kullanabiliriz: «Ey dostlarım, dünyada dost yoktur...»..

Montaigne

*Denemeler'den

--------------------------------------------------------


Klasisizm



...Okuduğunuz bir eser, düşüncelerinizi yükseltir, sizi soylu ve mert duygularla doldurursa, onun hakkında hüküm vermek için başka kural aramayınız, eser iyidir ve usta elinden çıkmıştır...

La Bruyere

*Karakterler'den


Kurnazlıkların en incesi, bize kurulan pusulara düşer gibi görünmeyi bilmektir.

La Rochefoucauld

*Özdeyişler'den

Herkesin aklından geçen bir düşünce canlı, ince ve yeni bir tarzda söylenirse ancak değeri olan bir düşüncedir.

Boileau
--------------------------------------------

Romantizm

"Görüntüsü beni nasıl da her yerde izliyor! Uyanıkken ve rüya görürken, hayallerimde bütün ruhumu sarıyor! GözLerimi kapatınca alnımın ortasında, iç görme gücümün birleştiği bu yerde siyah gözleri duruyor! Burada! Sana bunu ifade edemem. GözLerimi yumuyorum, hemen karşımdalar. Bir deniz gibi, bir uçurum gibi önümde, içimde açılıyor, alnımın içindeki duyuları dolduruyorlar.
Nedir insan, övülen bu yarı Tanrı? Tam da en gerekli olan yerde güçleri yetersizlik göstermiyor mu? Ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun derinliğinde kendini kaybetmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?"

Goethe

*Genç Werther'in Acıları'ndan

-------------------------------------


Seni hatırlarım sulara günün
Şavkı vurunca;

Seni hatırlarım, dağlara ay
Renkler verince.

Seni görür gözüm uzak yollarda
Tozlar kalkarken;

Derin gecelerde, dağ yollarında
Yolcu titrerken.

Seni işitirim, boğuk seslerle
Su yükselince;

Kırlarda sükutu dinlerim gece
Her şey susunca;

Uzakta da olsan, ben yanındayım,
Sen yanımdasın.

Gün söker, yıldızlar ışık gökte, ah.
Burada olsaydın.

Goethe

-----------------------------------------

Artık gezintilere çıkmayacağız
Geceleyin geç vakit,
Gönül ne kadar çekse de,
Ay ışıldasa da.
Kılıç nasıl yıpratırsa kınını
Ruh da göğsü öyle aşındırır.
Gün gelir kalp durur solumak için
Aşk dinlenmek ister.
Hep sevişmek içinse de geceler
Gün ışığı çabuk çıkagelir
Ama gezintilere çıkamayacağız artık
Ay ışığında.

Lord Byron

-------------------------------------------

Realizm


...Başkalarını yargılamaya hakkın yoktur. Çünkü bir insan, karşısında duran suçlu gibi kendisinin de bir suçlu olduğu, ortadaki suçta belki en büyük payın kendisinin olduğu bilincine varmadan başkalarını yargılayamaz. Bunu anladıktan sonra yargıç olabilir ancak. Ne denli garip olursa olsun, gerçektir bu. Çünkü ben doğru bir insan olsaydım, karşımda duran suçlu belki de hiç olmayacaktı...

...
İnsanlığa hizmet yolunda büyük işler başarmayı düşlüyorum sık sık, gerçekten de insanların mutluluğu uğruna çarmıha gerilmeye bile giderim belki, ama öte yandan, bir insanla aynı odada iki gün yalnız kalmaya dayanamam...

...
Kokuşmuş ve hastalık halini almış sistemi değiştirmek dahilerin işidir. Muhammed sistemi zorlayacak ve devirecek güce erişinceye kadar putlara dokundu mu? Sistemi ezip ayakları altına aldıktan sonradır ki putları devirdi. Neden? Putlar bir semboldü. Ben ne yaptım? Sembolden, yani kocakarıdan işe başladım. Bir engeli aşmak istedim. Ama aşamayıp gerisinde kaldım.

Çok şeyi var şimdi insanın, ama mutluluğu azaldı...

Dostoyevski

-----------------------------------------------------------

Naturalizm

...İnsanın sayısız geceler boyunca odada pinekleyerek kitap okuduğunu, yada kara kara düşündüğünü getir gözlerinin önüne. Kimi zaman boşa koyarsın dolmaz, doluya koyarsın almaz, doğru mu düşünüyorsun yanlış mı bir türlü bilemezsin, çıkamazsın işin içinden, danışacağın tek bir Allah’ın kulu bile yoktur. Dönüp de sen ne dersin bu işe diyebileceğin hiç kimse yoktur yanında, sen de görüyor musun benim gördüğümü diye soramazsın hiç kimseye. Kaygılısındır, kararsızsındır. Bir ölçü yoktur elinde. Neler gördüm ben burada, neler neler yaşadım .Sarhoş filan da değildim. Uykuda mıydım bilmem. Ama yanımda birisi olsaydı, uyuyordun, düş görüyorsun derdi. Ve işte o zaman her şey çözümlenmiş olurdu...

John Steinbeck

*Fareler ve İnsanlar'dan


------------------------------------------------------------

Parnasizm


Hayır, madam siz değilsiniz sevdiğim;
Sevdiğim ne Ofelya, ne de Beatris;
Ne de sizsiniz, ne de siz, Julyet’çiğim
İri gözlü sarışın Lora, ne de siz

Benim sevdiğim güzel şu anda çin’de
İhtiyar akrabalarıyla oturur,
Narin çinilerden kuleler içinde;
Sarı nehir karabatakla doludur.

Gözleri vardır şakaklara çekilen,
Bir avuçluktur küçücük ayakları,
Bakır lambalardan daha aydın bir ten,
Kırmızı boyalı, uzun tırnakları.

Başını uzatır kamış kafesinden
Kırlangıçlar geçer sürüne sürüne
Şarkı söyler, her akşam, kendiliğinden
Söğüt dalına, şeftali çiçeğine.
T.Gautier

------------------------------

Sembolizm

...
Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,
Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte;
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saranGeceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi....

C.Baudelaire

------------------------------------------------------------

Empresyonizm


...
Hâtıralar, ne istersiniz benden?.. Sonbahar...
Durgun gökte ardıç kuşları uçuşmadalar,
Güneşten, ölgün ve soluk bir ışık vurmada
İçinde poyrazlar esen sararmış ormana.

Yapyalnızdık, yürüyorduk, türlü hulyalarda;
Saçlarımız ve düşüncelerimiz rüzgârda.
Çevirip güzel gözlerini bana "Hangisi
En güzel günün?" diye sordu o billûr sesi.

Bir melek sesi kadar tatlı, o kadar derin.
Hafif bir gülümseyiş cevap verdi sesine,
Öptüm ellerini, ibâdet edercesine.

-Ah! İlk çiçekler! Ne güzel kokuları vardır!
Ne kadar sevimli bir mırıltıları vardır
Sevilen dudaklardan çıkan ilk   evet 'lerin!..

Paul Verlaine

----------------------------------------------------------

Ekspresyonizm


Kimse iş vermedi bize
Elleri cebinde
Asık bir suratla
Açıkta yaşıyoruz
Titriyoruz ısıtılmamış odalarda
Yalnız kuru bir yel var şimdi
Sapanların atılı durduğu
Sürülmemiş boş tarlalarda
Bu ülkede iki erkeğe bir cigara;
İki kadına yarım bardak bira düşecek
Kimse iş vermedi bu ülkede bize
Yaşamamız hoş karşılanmıyor
Ölümümüz anılmıyor Times gazetesinde...

T.S. Eliot

-----------------------------------------------------------------


Kübizm


Güvercinler uçtu, üstünde bir elma ağacının
Avcılar koştu ardından, pek güvercin kalmadı ağaçta
Hırsızların işi tıkır, tek elma kalmadı ağaçta
Bir sarhoşun şapkasından başka
Asılı en alt dalda
İyi iş bu şapka satıcılığı
Sarhoş şapkası satıcılığı
Bulunur her yerde şapka
Üstünde çayırların, dalların
Çukurlarda

Yenilerini ararsan Kermarec’de bulursun her vakit
Lamnion’da şapka satıcısı Kermarec
Onun için çalışır rüzgar
Bense küçük bir terzi
Şapka satıcısı olacağım ben de
Elma şarabı benim için çalışacak
Zengin olduğum vakit Kermarec kadar
Bir elma bahçesi alacağım, elma-şaraplık
Ve evcil güvercinler
Bordeaux’daysam şarap içeceğim
Ve dolaşacağım güneşte baş-açık

Max Jacop

---------------------------------------------------------

Fütürizm

Trrrrum,
Trrrrum,
Trrrrum!
Trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!

Beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu!
Her dinamoyu
Altıma almak için çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,
Damarlarımda kovalıyor
Oto-direzinler lokomotifleri!

Trrrrum,
Trrrrum,
Trak tiki tak
Makinalaşmak istiyorum!

Mutlak buna bir çare bulacağım
Ve ben ancak bahtiyar olacağım
Karnıma bir türbin oturtup
Kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

Trrrrum
Trrrrum
Trak tiki tak!
Makinalaşmak istiyorum!

Nazım Hikmet Ran

------------------------------------------------

Dadaizm



Bir dadacının türküsü
Yüreğinde dada olan
Çok yoruyordu motorunu
Yüreğinde dada olan

Bir kral taşıyordu asansör
Ağır, kırılgan, özerk
Kesti iri sağ kolunu
Roma'ya papa'ya gönderdi

Asansörün işte bu yüzden
Yüreğinde yok artık dada

Çikolata yiyiniz
Yıkayın beyninizi
Dada
Dada

Tristan Tizara

27 Mart 2008 Perşembe

Piraye için Yazılmış Saat 21 Şiirleri-2

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...


Nazım Hikmet Ran (10 Ekim 1945)

21 Mart 2008 Cuma

Piraye için Yazılmış Saat 21 Şiirleri-1

Ne güzel şey hatırlamak seni:
Bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
Ve saçlarında vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
Parmaklarının ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının...
İçimde ikinci bir insan gibidir, seni sevmek saadeti...

Nazım Hikmet Ran
Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu habere kadar,
Yürekte, sokakta ve kitapta yenebilmek yalanı,
Anlamak sevgilim, o, müthiş bir bahtiyarlık,
Anlamak gideni ve gelmekte olanı..

Nazım Hikmet Ran